Av.Fevzi Konaç

Araplar Bizi Arkamızdan Neden Vurdu?…Yüzyıldır Görülemeyen Hesap!!

ARAPLAR BİZİ ARKAMIZDAN NEDEN VURDU?…YÜZYILDIR GÖRÜLEMEYEN HESAP!!

Ramazan ayı içerisinde yeryüzündeki bütün Müslümanların gönlünü yakan olaylar yaşandı. Hatırlıyorum son yıllarda neredeyse tüm Ramazan ayları içerisinde benzer hüzünleri evimizde, televizyon ekranlarından izliyoruz. Konu; Kudüs ve Mescid-i Aksa’da yaşanan baskınlar ve daha sonra İsrail’in Gazze’ye yapmış olduğu hava saldırılarındaçocuk, kadın, yaşlı genç verilen yüzlerce şehidin içimizde bıraktığı acı ve gözyaşı.

Bu acılar sırasında milletimizin bir kısmının Kudüs ve Gazze’deki kardeşlerimize dair içinin yanıp, yardım için canhıraş gayretlerine gıpta ile bakarken, bir kısmının ise üç cümle üzerinden bu olaylara karşı mesafeli ve ilgisiz kaldığına şahitlik ettik.

*Araplar Osmanlıyı sırtından vurmuştu ve ektiklerini biçiyorlar oh olsun!!

*Filistinliler kendi arazilerini zaten Yahudilere satarak bu akıbeti hak etmişlerdi!!

*Bırakın şu Arap seviciliği bakın Doğu Türkistan’da da zulüm var birazda oraya bakın!!

Evet… bu üç cümle üzerinden yapılan yorumların, sarf edilen sözlerin içeriğine kim ne kadar vakıf veya bu konuda neden böyle söylüyorsunuz? dediğinizde, kim ne kadar anlamlı cümleler kurabilecek şüphem var doğrusu. Bu üç cümle, nasıl başarılmışsa milletimizin büyük bir kısmına zihinsel olarak kodlanmış, öğretilmiş ve benimsetilmiş ne yazık ki.

O zaman biz soralım ve cevabı biz bulalım.

Bu sözlerin gerekçesi nedir?1.Dünya Savaşı öncesi neler yaşanmıştır?

Tarihçi değilim ve ahkam kesmek durumuna düşmek istemem ama tarihe biraz merakı olanlar ve o dönemi okuyanlar bilirlerki, o günler imparatorlukların sonunun geldiği, sömürgeciliğinyeraltı enerji ve maden kaynaklarının keşfi ile birlikte yeni bir boyut kazandığı dönemdir. Ticareti geliştirmek ve ham maddeye ulaşma çekişmelerinin son hızına eriştiği, sanayi devriminin neticesi üretimde ve pazarlamada hırsın zirve yaptığı dönemler.

Sanayi devrimi ile birlikte makineleşmenin üretimdeki keşfi nedeniyle önceden insan gücüne duyulan ihtiyacın gereği yapılan insan ticareti ve köle bulunması mecburiyetinin yerini, işgücünden daha çok üretimin ihtiyaç duyduğu yer altı madenlerinin elde edilmesinin aldığı yıllar. Sanayinin ihtiyaç duyduğu hammaddenin temini için tüm yeryüzünün ele geçirilmesi çabasının gözleri kararttığı zamanlar. İşte bu ortamın en büyük sömürge gücü İngiltere’nin yeni sömürgesi Hindistan’ı elde tutmak ve dünyanın en önemli (başta petrol olmak üzere) yer altı kaynaklarının bulunduğu Ortadoğu’ya (kendi koydukları ve dünyayı buna göre şekillendirdikleri ismiyle) hakim olmanın kaçınılmaz bir mecburiyet olarak ortaya çıktığı kritik günler.

Hedef ne? Hindistan sömürüsünün riske girmeden devamı.Bunun yolu ise; orayı elde tutmanın önündeki engellerden en büyüğü olan, hilafet üzerinden bölge insanına etki gücü en yüksek bulunan, o bölgeye ulaşım yollarını elinde bulunduran ve asıl önemlisi, yeni enerji kaynaklarının üzerinde oturan Osmanlı Devleti’nin engel olmaktan çıkarılmasının sağlanmasından geçiyor. Osmanlı masadaki en önemli güç olmaktan çıkmalı, Hindistan yol güzergahı üzerinde ki denetimi bitirilmeli, bulunduğu topraklarda sömürüye hayır diyebilen yeryüzündeki tek büyük devlet olan bu imparatorluk, enerji kaynaklarını elinde bulundurmaktan uzaklaştırılmalıydı. Peki bu nasıl yapılacaktı?

O dönemin devletlerinin toplumsal yapısınıve dinamiklerini bilen sömürgeci devletler; özellikle çok uluslu büyük imparatorlukları yıkabilmek amacıyla, ulus devlet fikrini bütün imparatorlukların topraklarında pompalamaya başlamışlardı. Yüzyıllar boyunca aynı devletin içinde barış içinde yaşayan milletleri “özgürlük ve bağımsızlık hakkınızı kullanın” diyerek tahrik etmek planın en önemli bölümüydü. İşte tam bu süreçte bütün imparatorluklar gibi son günlerini yaşayan Osmanlı, yüzlerce yıl birçok milleti kardeşçe yaşattığı topraklarında, emperyalist hedefleri olan başta İngiltere, Fransa, Rusya gibi devletler olmak üzere bu propagandanın hedefiydi. Bu güçlerin Osmanlı topraklarında milletleri veazınlıkları tahrik etmesiyle, birçok cephede savaşmak ve isyanları bastırmak için ağır bedeller ödemek zorunda kalmıştı. Bu mücadele Osmanlının hüküm sürdüğü toprakların neredeyse tamamında başını ağrıtmıştı. Aslında gelmekte olan sonun ayak sesleri bu isyanlarla payitahttan duyuluyor ve büyük zorluklar yaşanıyordu. Zaten hedeflenen bu idi ve plan tutmuştu. Bu kritik süreçte Osmanlının 33 yılına hükmeden Abdülhamid Han bu oyunu fark etmiş ve karşı hamlelerle gelen sonu yavaşlatmıştı.

Abdülhamid Han’ı tahttan indir ve Hilafeti kaldır… çünkü…

Sömürgeci güçler bu manzaranın gidişatını hızlandırmak ve direnen Osmanlının azmini kırmak için kararlarını vermişlerdi. Abdülhamid Han tahttan indirilmeli, yeryüzündeki bütün Müslümanların bir hedefe yönelme ihtimalinin en önemli unsuru olan Hilafet kaldırılmalıydı. İslam dünyası üzerindeki en etkili silah kaldırıldıktan sonra Hilafetin asıl etkisinin olacağı Ortadoğu’daki Araplar kışkırtılmalı, birlik imkanının kalmadığı bu topraklardaki cahil bedevi Arapların satın alınması ile küçük lokmalar haline getirilen Arap kabileleri ayaklandırılmalıydı. Başlatacakları isyanlarla Osmanlının Ortadoğu’daki durumunu zayıflatacaklar ve bu bölge uzun yıllardır ajanlar eliyle isyana hazır hale getirildiği için ihtiras sahibi bir kısım Arap şeyhleri bu işte taşeron olarak kullanılacaktı.

Yine tarih okuyanlar bilirler ki; tamda bu işe yardım ve yataklık yapabilecek bir ihtirasın hayalini kuran ve kendisine İngilizler tarafından bütün Hicaz/Arabistan bölgesinin krallığı teklif edilen Şerif Hüseyin uygun adam olarak seçilmişti. Abdülhamid Han’ın feraseti gereği uzun yıllar İstanbul’da gözlem altında tutulan şerif Hüseyin, Sultanın hal’i ile İttihat ve Terakkinin vizyonsuz, ihanet takımının eliyle Hicaza yollanmış ve bölgedeki olayların fitili böylelikle ateşlenmişti.Şerif Hüseyin ünlü İngiliz casusu Lawrence’in“Halife” ve “Arabistan İmparatoru” ilân edileceği şeklindeki vaatlerine kapılarak hemen İngilizlere yanaşmış, kendisine para, silah, cephane, erzak verilip ayaklanması sağlanmıştı.

Söz buraya gelmişken o dönem bölgenin toplumsal yapısını gözden geçirmekte fayda var.

Bu bölge üzerindeki hayaller ve planlar 50/100 yıllık öngörülere dayanıyordu. Uzun yıllar bu bölge insanları İngiliz ve başka millet ajanları eliyle Osmanlıya karşı kışkırtılıyor ve isyanın alt yapısı kuruluyordu. 1900’lü yılların başında bu bölgede bu amaca hizmet etmek için açılmış binlerce misyoner okulu ve eğitim kurumu halkı çocukları üzerinden psikolojik olarak etkiliyordu. Özellikle milliyetçilik akımları ve kavmiyetçilik bu konuda kullanılıyor, bölgedeki Müslümanlar ümmet bilincinden uzaklaştırılıp, asabiyet, ırk ve ulus temelli birfikri ayrışmaya dair tahrik ediliyordu. Bölge insanınadini açıdan İngilizlerce“Hilafetin Arapların hakkı olduğu ve Osmanlının bunu gasp ettiği” düşüncesi aşılanmaya çalışılıyordu. 400 yıl et ve tırnak gibi olan bölge Müslümanları Türklük,Araplık, Kürtlük üzerinden ayrıştırılıyor, aralarına nifak sokuluyor ve bunda da büyük oranda başarılı olunuyordu. Elbette art niyetli bir takım cahil, bedevi ve para ile satın alınan Arap halk, bu fikirleri isyana gerekçe olarak benimseyip ihanetin temellerini atıyorlardı.

Bugün bile o dönemlerin izlerini taşıyan devlet diyemiyorum (!) Emirlikler, geçmişte dedelerinin yaptığı gibi aynı fitne ateşine odun atıyorlar. Körfez ülkelerinin veliahtları hala eğitimlerini İngiliz ve ABD okullarında tamamlayarak, birer sempatizan olarak ülkelerine dönüyorlar. Saltanatlarının devamı için tüm petrol gelirlerini halklarını aç bırakarak uşaklık ettikleri ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkelere peşkeş çekiyorlar. Bizimle kardeş olmayı tercih etmek yerine Batının elini öperek ve uşağı olmayı içlerine sindirmek pahasına, Türkiye düşmanlığına devam ediyorlar. Osmanlıdan kurtuldukları günü bayram olarak kutlayan bu köyden türeme devletler aynı gün İngilizlerin boyunlarına geçirdikleri tasmanın farkında bile değiller.

Peki… Arap cephesi böyle de o dönem Osmanlı cephesi nasıldı?

Bu oyunları çok önceden sezen Abdülhamid Han, İslam Birliği hayalini gerçekleştirmek, dağıtılmaya çalışılan vatanının bütün unsurlarını bir arada tutmak için cansiperane projeler ortaya koyarak süreci yavaşlatmıştı. Enerji kaynakları yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Osmanlı topraklarındaydı ve bu bölgede Osmanlının Arap tebası oturuyordu.Onları Payitahta bağlı ve sadık tutmak için İslam’ın ortak değer olması nedeniyle din alimlerine, şeyhlere ve tasavvuf liderlerine iltifatlar ediyordu. Nişanlar gönderiyor, hediyeler yolluyor ve payitahtın etkisini bölgede ayakta tutuyordu.

Aslında bu oyunlar aynı dönemde sadece Araplar üzerinde değil tüm Osmanlı coğrafyasındaErmeniler, Bulgarlar, Sırplar, Yunanlılar üzerinde de aynı şekilde devam ediyor tabiri caizse yedi düvele karşı direniliyordu. Ufku, vizyonu olmayan ve oynanan oyunu okuyamayan İttihatçılar gidişatın önündeki en önemli engel olan Abdülhamid Han’ı tahttan indirerek, tam da sömürgeci devletlerin istediği ve planladığı imkanı onlara vermişlerdi. İttihatçılar tıpkı Araplara yapılan propaganda gibi kendilerine yapılan Türkçülük ve kavmiyet esaslı yaklaşımlara iltifat ederek, devletin geleneğindeki güçlü ümmet ve kardeşlik siyasetini terk ediyorlardı. Özellikle Cemal Paşa eliyle Suriye bölgesinde akla hayale gelmeyen yanlış kararlar alınmış ve adımlar atılmış olmakla, Arap isyanına olumsuz büyük katkılar sağlanmıştı. Arap harflerinin yazışma dilinden çıkarılması, bir kısım aşiret reislerinin ve şeyhlerinin idamı, gayrimüslim devletlerle kurulan ittifaklar nedeniyle “Türkler İslam’dan çıkıyorlar” şeklindeki İngiliz propagandasının da etkisiyle süreç son noktasına gelmişti. Sebep sonuç ilişkisi içinde bu yanlışlar aslında hedeflenen kopuşun hızlanmasına sebep olmuştu.

İsyan küçük ama propagandası devasa idi…

Bir başka yönüyle bakıldığında Ortadoğu cephesi ve Arap isyanı denilen meselenin yaşandığı bölge, savaşılan onlarca cepheden sadece biriydi. Şerif Hüseyin’in oluşturduğu gücün askeri açıdan bir önemi yoktu. Bölgedeki önemli Arap aileler isyana katılmamıştı. Şerif Hüseyin’e katılanlar Medine çevresinde parayla tutulmuş birkaç bedevi kabile ile Haşimiler’in Banu Kolu’na mensup birkaç kabileden ibaretti ve tarihçilerin verdiği rakamlara göre isyana katılanların sayısı toplam 5000 kişi kadardı.

MeselaMekke,Taif, Cidde bölgesindeki kabilelerin hiçbiri isyana taraftar olmamıştı. Daha da önemlisi ne Bağdat ne de Şam’da ufak-tefek birkaç patırtı dışında “isyan” olarak adlandırılabilecek bir hareket görülmemişti. Ancak bu senaryonun sahibi İngilizler bunu bölgede böyle yansıtmadılar. Müthiş bir propaganda kampanyası sayesinde tüm Arabistan ayaklanmış gibi gösterdiler. Bu propagandanın Osmanlı askerlerinin üstünde müthiş bir psikolojik çöküntü meydana getirdiği tarihlere not olarak düştü.

Sonunda Osmanlı olarak kendimize biçtiğimiz “mübarek beldelerin hizmetkarı vasfımız olan Hadim-ülHaremeynliği” ve Arabistan’ı kaybettik. Bölgeye uzun yılların yatırımının semeresi olarak İngiliz gücü yerleşti. Şerif Hüseyin de kendisine vadedildiği gibi Mekke’de emirliğini ilan etti. Fakat bu emirlik uzun sürmedi. Suudi Hanedanı’nın kurucusu Abdülaziz bin Suud tarafından Şerif Hüseyin devrildi ve o yine İngilizlere sığındı. İngilizler onu Kıbrıs’a kaçırdılar.

Cetvelle çizilen sınırlar ve aynı kalemden çıkan bayraklar… kukla devletler…

Şerif Hüseyin’in “Medine Emiri” olarak tayin ettiği oğlu Abdullah’ı da Suud’lular devirdi. İngiltere oğul Abdullah’ı kaçırıp Amman’a yerleştirdi ve “Ürdün Kralı” ilan etti.Bir süre sonra Abdullah, İngilizlerin oyunlarından bıktı. Bağlarını koparmaya kalkıştı. Bu yüzden de öldürüldü. Yerine oğlu Tallal geçti. Onun da akli dengesi bir süre sonra bozuldu. Tahtını oğlu Hüseyin’e bırakıp tedavi amacıyla İstanbul’a geldi.Bu arada Şerif Hüseyin’in küçük oğlu Faysal’ı “Suriye Emiri” yapma teşebbüsleri de Fransa engeline takılmıştı. İngilizler onu Bağdat’a götürüp “Irak Kralı” ilan ettilerse de birkaç darbe sonunda hem kendisi hem de bütün ailesi katledildi.

Şerif Hüseyin’in “Büyük Arap İmparatorluğu” hayalinden bugüne kala kala sadece Ürdün Krallığı kaldı. Tüm bu oyunların neticesi bugün haritalarda cetvelle çizilen sınırlara sahip, bayrakları yine İngilizler eliyle dizayn edilmiş ve neredeyse birbirinin aynı olan, adı devlet ama kendisi şehir bile olamayacak devletçikler icat edildi. Neden? Çünkü küçük kuklalarla tiyatro oynamak daha kolaydı.

Akıbet ne mi oldu?...onların yüzyıl önce İngiliz oyununa gelerek Osmanlıya silah çeken dedeleri bir daha iflah olmadı. Verilen sözler yerine getirilmedi ve aldatıldıklarını anlayınca bırakın Hicaz/Arabistan Krallığı vatan dedikleri topraklarda bile oturamadılar. Hepsinin akıbeti berbat oldu ve bugün nefretle anılıyorlar.

Şerif Hüseyin’e gelince…

Osmanlı’ya isyanın ve aldatılmanın bedelini çocuklarını ve torunlarını kaybederek ödedi. Hayatının son yıllarını da Kıbrıs’ta pişmanlık içinde geçirdi.
Gelin bu acıklı hikâyenin gerisini KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın hatıralarından dinleyelim;

“Babam Raif Denktaş, Şerif Hüseyin’in dostuydu. O zamanlar küçük bir çocuktum. Babamla birlikte zaman zaman Şerif Hüseyin'i ziyarete giderdik.Babamla yanına gittiğimizde hep aynı olay tekrarlanıyordu. Babam onun elini öper, o da anlatmaya başlardı. Şerif Hazretleri;

“Ahhh, ben ne yaptım, ahhh, ben ne yaptım? Yaptığımın cezasını çekiyorum. Niye Osmanlı'ya ihanet ettik?”derdi.

Çünkü İngilizler kendisine bazı Arapların kralı ve Müslümanların halifesi olacağını vaat etmişlerdi. Hâlbuki Filistin'e İngilizler yerleşmişlerdi. Oraya Yahudiler mütemadiyen göç ediyorlardı.
Suriye'ye Fransızlar kendi kültür ve dillerini yaymışlardı. İngilizler’de Irak'a kendi dil ve kültürlerini götürmüşlerdi. Şerif Hüseyin babamın yanında hep iç geçirirdi. Bundan sonra babam onu teselli edecek birkaç laf söyler, ben de yanında bulunurdum.
Bir müddet sonra Şerif Hüseyin babama;

“Raif, anlat şu İstanbul havalarını dinleyelim” derdi. Konuşma esnasında bir taş plak çalmaya başlardı. O zaman Şerif Hüseyin, “Ahhh İstanbul, pâyitaht” diyerek ağlamaya başlardı.
Babam da o sırada onu teselli edici sözler söylerdi;

“Şerif Hazretleri, bu takdir-i İlahidir, üzülme… Sen hata yaptın; ama bundan çok pişman olduğun gözlerinden akan gözyaşlarından belli oluyor. Allah seni bundan dolayı affeder; yapma ağlama”.
Babam onu teselli ederken kendisi de ağlardı.Plak bitince biraz daha sohbet ederlerdi. Daha sonra babam onun elini öperdi. Biz kalkıp giderken, Şerif Hüseyin;

“Rauf gel” deyip bana elini öptürür ve elime bir altın verirdi.Ben de bu yüzden hep babamla Şerif Hazretlerine gitmeyi isterdim... Şerif Hüseyin hastalandı, ölümü yaklaşmıştı. Ölümüne yakın Ürdün Prensi olan oğlu Abdullah'ın yanına gitti. Onu Amman'a biz uğurlamıştık. Bir müddet sonra ise onun ölüm haberi bize ulaştı...”

İşte hikayenin ana başlıkları ve kahramanlarının ihanet sonrası akıbetleri böyle;

Bilinmesi gerekir ki; (öfkemiz ne kadar büyük olursa olsun gerçeği bilmek adına) bu isyana katılanlar bölgedeki Arapların neredeyse yüzde biri bile değildi. Hiç görmediğimiz veya görmemiz istenmeyen bir tespitte şudur ki; aynı dönemde o bölgede Osmanlıya sadık kalmış, beraber birçok cephede bizimle beraber savaşmış,Kûtü'l-Amâre, Çanakkale’de omuz omuza şehadet şerbeti içtiğimiz Araplar hiç anılmaz ve bilinmez hale getirilmiştir. Uğruna binlerce şehit verdiğimiz Yemen, TBMM açıldığında yeni Türkiye Cumhuriyet’ine bağlanmak için mektup yollamış ama o dönem hiç dikkate almamışız.

AncakKrallık vaadiyle kandırılan Şerif Hüseyin ve onun etkisinin olduğu sınırlı bir bölgeden ibaret olmasına rağmen, “Araplar bizi arkadan vurdu (!) öfkesi”kimi zihinlerde yüzyıldır hesabı görülemeyen bir kan davasına dönüşmüş ve bir kangren haline gelmiştir.Tüm bu cümlelerin ardında ifade etmeliyim ki; niyetim ihanet edenleri aklamak değildir bunun altını ısrarla çizmek isterim.

İlginç olan bir başka konu ise; o dönemde sırtımızdan vurdular diye bir türlü affedemediğimiz Araplara öfkemiz dinmezken, sadece bir cephedeki kaybımızın sebebi onlarken, bütün cephelerde savaştığımız İngiliz’i, Fransız’ı, Rus’u, Yunan’ı Araplar kadar sorgulamaz hale gelmemizi çözmek mümkün değil. İngiliz’i geldi İstanbul’u işgal etti.Fransa’sı İtalyan’ı, Yunan’ı şehirlerimize girdi. Zulmetti.Ayaklandık Maraş kahraman, Urfa şanlı, Antep gazi oldu. Aynı devletlerin liderleri, kurtuluş savaşı verdiğimiz orduların komutanları savaştan sonra bu topraklara geldi o adamları saygıyla karşıladık.Bize karşı ayaklanan bir avuç Arap’a (-ki haklıyız) karşı kullandığımız aşağılayıcı tabirleri onlara kullanmadık. Arkadan vurdunuz demedik çünkü onlar bizi önümüzden yüzyüze vurdular.Çanakkale’de, Galiçya’da, Sarıkamış’ta bizi direkt vurdular, binlerce askerimizi şehit ettiler ama onlara olan kinimiz Araplar kadar olmadı. Kolay affettik.

Yanlış mı düşünüyorum bilmiyorum ama manzara şu değil mi? Bizi aranıza alın, Avrupa Birliğine girelim diye 70 yıldır kapılarını bekliyoruz. Onları medeniyet projesi olarak görüyoruz. Araplara kinimizden kaynaklı zihnen kestiğimiz fatura kadar,Anadolu’muzu işgal eden bu adamlara fatura kesmedik.Arap sevici değilim ve bugün Mısır, BAE, Bahreyn, S. Arabistan vs. uşak ve taşeron devletleri de nefretle izleyen biriyim. Ama yüzyıl önce atılan fitne tohumlarının bilinçaltımızda hala yeşermeye devam ettiğini de görüyorum. Çünkü büyük resmin sanatkarları bu ayrılığın ve düşmanlığın devamını istiyorlar. Ortadoğu devletleri barışır ve kardeş olurlarsa, sömürülerinin biteceğini bilecek kadar öngörü sahibi ve akıllılar.Ortadoğu’da bu barışı isteyen hiçbir lider iktidarda kalamamış ya darbe ile ya da suikastla yok edilmiş. Coğrafyamızdaki düşmanlığın en acı faturasını, bizim petrolümüzü bizden alarak, bizi bize vurdurmak olarak değerlendiriyorum. Bu sömürüye razı olan ve itaat eden, ABD uşağı olan, İsrail’in Kudüs’teki zulümlerine göz yuman, İsrail’le normalleşmek için çırpınan, oradaki insanların mücadelesine sırt dönen, kendi saltanatları için bütün Müslümanlara ihanete bile müsait Arap Şeyhlerine lanet ediyorum.

Yazımızın asıl maksadı Kudüs’e dönelim…

Kudüs seyahatimizde rehberimizin bize ifade ettiği şu önemli gerçeğin bilinmesini arzu ediyorum. Osmanlı’ya ihanet eden Şerif Hüseyin’in oğlu Kral Abdullah, Ürdün Krallığı sırasında Kudüs ve Aksa davasını İsrail’le anlaşıp, barış anlaşması yaparak satmak isteyince, Filistin’li bir genç tarafından 1951 yılındaMescid-i Aksa’da öldürülmüştür. Yani bu aile tarafından ihanet sadece Osmanlı’ya karşı değil, yeryüzündeki bütün Müslümanların kutsalı Mescid-i Aksa’ya da yapılmıştır. Rehberimiz dedi ki; “Mescid-i Aksa’nın güvenliğini ve giderlerini Ürdün Devleti karşılamasına rağmen, aklı başında, tarih bilen bütün Kudüs’lüler, bu ihanet girişimi nedeniyle Kral Abdullah’ın Kudüs’te bulunan mezarının yanından geçerken onun kabrine tükürürler” demişti. Bu bilgi ışığında şu tespiti yapmak gerekmez mi? Eğer Osmanlı’yı arkadan vurdu diye Araplara fatura keseceksek, o zaman Kudüs’e de ihanet eden bu adamlara inat Mescid-i Aksa’ya sahip çıkmak vazifemizdir. Bu gerekçeyle o bölgenin hüznüne sırtımızı dönemeyiz.

Peki Kudüs’te biz neyiz? Ben birkaç cümlede ondan bahsedeyim. 104 yıllık ayrılığa rağmen orada hala bekleneniz. Hala Abdülhamid Han’a hutbelerde dua edileniz. Turist olarak bile gittiğimizde sevgi seline boğulanız. Ecdadın nakış nakış işlediği sokaklarda dolaşırken sanki ev sahibiyiz. Kudüs’lünün diliyle ecdadımızın eseri olan oradaki bütün taşlar bizi tanır ve dile gelecek olsa “evinize hoş geldiniz” der. Bu sevgi ne Mahmut Abbas, ne Yaser Arafat ne de FKÖ tarafından temsil edilemeyen, oradaki Kudüs ve Gazze halkının gönlünde yaşayan bir sevgidir. Bütün Arap dünyasının zihnen işgal edilmiş liderleri üzerinden ne kadar çatışma yaşarsak yaşayalım, gerçekleri hakkıyla bilen halklar arasındaki duygusal kardeşlik hala dipdiridir, buna inanıyorum.

Tüm bu tarihi gerçeklikler ortada iken şunu bilmeliyiz ki; bizim yüzyıl öncenin hesabını kapatamamamızın bedelleri ödenmeye devam ediyor. Osmanlıya ihanet eden bir avuç kabile yüzünden tüm İslam dünyasına veya Arap ülkelerine sırtımızı dönmemiz gözyaşının bitmemesinin en önemli sebeplerindendir. Bu duygusal bölünmeden dolayı;

Filistin denilince kalpler aynı çarpmıyor…

Kudüs denilince kalpler aynı hüzünlenmiyor…

Mescid-i Aksa denilince kalpleraynı yanmıyor…

Çünkü onlar bizi arkadan vurmuştu (!) ve onları bir türlü affedemiyoruz. 100 küsur yıl geçti hesabını göremedik bu algının. Doğruluk derecesini iç yüzünü hiç merak etmedik. Bize sunulana hemen inandık ve sorgulamadık. Bu yaklaşım birilerinin işine geliyor,artık bunu görmeliyiz.

Son söz; bölgede tutan bu propaganda nedeniyle orada biz olmayınca;

Bize;“Araplar sizi arkanızdan vurdu”

Araplara ise;“Osmanlı sizi 400 yıl sömürdü” diyen,

Geçmişte İngilizler, bugün ise ABDve işbirlikçileri bu ihtilaftan doğan düşmanlıktankazandı. Müslümanlar kardeştir ilahi emrinin yerine koyduğumuz kavmiyetçilik ve ulus devlet propagandasının bizimahkum ettiği ayrılıklar ve çatışmalar nedeniyle isebizlerkaybettik. Onların Ortadoğu ismini taktıkları, bizi tanımladıkları gibi kabullendiğimiz birçok kavram üzerinden, yeryüzünün en bakir enerji kaynaklarının bulunduğu, insanlığın ve kadim medeniyetlerin beşiği bizim coğrafyamız hem ekmeğini hem özgürlüğünü hem de birbirine düşman edilmesinden dolayı huzur ve kardeşliğini kaybetti. Türk’ü, Arap’ı, Kürt’ü hep birlikte kaybetti. Biz bu oyunu çözemediğimiz müddetçe, onlar avuçlarını ovarakkazanmaya, biz isesömürülerek kaybetmeye devam edeceğiz. Buna razı olmamalıyız. Bu hesabı artık kapatmalıyız.

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri