Av.Fevzi Konaç

Ekonomik Kriz – Hak Kavramı ve Ver Allahım Ver Mantığı…!!

EKONOMİK KRİZ – HAK KAVRAMI ve VER ALLAHIM VER MANTIĞI…!!

Ekonomide büyük zorluklar yaşıyoruz. Enflasyon çok yüksek ve fiyat artışlarıyla başa çıkamıyoruz. Bütün bunlar gözümüzün önünde cereyan ediyor ve kimsenin hatırı için bunları görmezden gelmiyoruz. Ama ortada başka bir vakıa daha var ki; onu da görmemiz lazım.

Yine gündemde seçim öncesinde olduğu gibi maaş artışları, ek/seyyanen maaş artışları, emeklilerin talepleri yani enflasyon karşısında ezilen kesimlerin gelirleri ile ilgili artış beklentileri var. Olan olmayan herkes, her şeyi istiyor. Bu zor zamanda ekonomik göstergelerin olağanüstü kötü gittiği tabloda bize de yok mu? demeyen kalmadı. Devletin gücü olup olmadığına bakmadan, yaşanan sıkıntıları göz ardı ederek, EYT yükünü, depremi es geçerek, 11 vilayeti yeniden inşa ve ihya etmemiz gerektiğini yok sayarak, her kesim istiyor da, istiyor.

İsteyenler haksız mı? Büyük çoğunluğu haklı. Bir kilo etin 350-400 TL olduğu bir ülkede yaşamak elbette zor. Büyükşehirler başta olmak üzere kiraların altından kalkmanın artık mümkün olmadığını hepimiz görüyoruz. Ezilen emekliyi, dar gelirliyi, küçük esnafı ve yaşanan sıkıntıyı elbette adım adım izliyoruz, içindeyiz. İçimden geçen şu ki; keşke kaçakları önlese ve bol keseden dağıtsa devlet.

Ancak öyle insanlar var ki; istiyorum ama bu benim hakkım mı? Devletten istediğim şeyleri hak etmek adına ben devlete ne katkı veriyorum? Aldığımın ne kadarını helal dairede hak ediyorum? Sorgulamasını yapmadan, uydum kalabalığa diyerek, çılgınca istiyor da, istiyor. Sanki “ver Allah’ım ver, nasıl verirsen ver!” der gibi… Bin bir çeşit hikaye var ama size iki örnek vereyim…!!

Bir yakınım bir devlet kuruluşunda taşeron firmada asgari ücretle çalışıyor. Bu kurumda aynı işi yaptıkları ama memur statüsünde olan personelin neredeyse aldığının üçte birini alıyor. Onun aktardığına göre; bu personelin birçoğu akşama kadar yan gelip yatıyor ve yine akşama kadar devlete ve yöneticilere sövüp, gelirlerini beğenmeyip istiyor da, istiyor. Üstelik birçoğunun eşleri de devlet personeli olarak çalışıyor ve evlerine iki maaş (aylık ortalama 50/60 Bin TL) giriyor ama yine de istiyor da, istiyor. Tanıdığım diğer memur bir kamu çalışanına sordum bugün mesainde ne yaptın diye. “-Ben gelen evrak memuruyum ve akşama kadar gelen 7 evrağı deftere kaydedip, birimlerine yolladım.” “-Peki kaç dakikanı alır bu iş.” El cevap “-15 dakika.” Sekiz saatlik mesaide 15 dakikalık iş gören birinden bahsediyorum. Bu tanıdığımda işi karşılığı aldığı en düşük 22.000-TL olan memur maaşını beğenmiyor. İstiyor da, istiyor. Mesaisinde dakikası boş olmayanları tenzih ederim ama bir yerde bir yanlışlık var? Şikayet bol ama “-Madem öyle bırak memurluğu dışarıda daha çok kazan” denildiğinde bulunduğu konumdan ayrılan tek kişi bulamıyorsunuz.

Dedim ya; zorda olanın istemesine söyleyecek tek kelamımız olamaz.Ancak bir kesim üzerinden söylemek gerekirse bu bağırış/çağırış makul görülemez. Gözlemlerime göre kamunun bir bölümü kör olmuş ve bu durum müzmin kangrene dönüşmüş. Devlet çalışanını hakkıyla denetleyemiyor. Görevinin hakkını veren ve tüm mesaisinde büyük yoğunluk yaşayan kardeşlerimizi bir kenara bırakarak ifade etmeliyim ki, mesaisinin tümünü iş yapmadan geçiren adamlar ve onları görmeyen idari bir körlük/zaaf var ülkemizde. Bu boşluktan yararlanıp ek iş yapanlar, iş takip edenler, ekstra alım satım geliri olanlar, mesaiden çalıp bu zamanı gelire dönüştürenler var. Tabiri caizse hiçbir iş üretmeden sadece o birimde vakit öldüren personelin olduğu kara delikler oluşmuş kamuda.

Kurum ve amir denetiminin zaaf gösterdiği kimi kurumlarda ayrı cumhuriyetler oluşmuş.

Kimi personel siyasi bir kişinin torpiline sırtını yaslamış, kimi partinin güç şezlonguna uzanmış gölgede güneşleniyor kimisi ise sendika zırhına bürünmüş şekilde idari amirin gücünün yetmediği küçük krallıklar kurmuş kurumlarda. Bunun en temel sebebi ise; yetki sahipleri imkân ve mevki dağıtırken liyakati, ehliyeti, hak sahipliği konusunda özeni kaybetmiş, bu hassasiyeti olmayanları işe yerleştirmiş. Herkes kendi yakınını ve etrafını beslemek peşine düşmüş. Bir makamın imkanını dağıtanlar sorumluluk sahibi helalzadeleri bulmak yerine eş/dost ağırlamak sevdasına tutulmuş. Böyle olunca torpilli işe girenler ne çalışmış ne de pozisyonunun beğenir olmuş. Ama istemek konusunda hak kavramını hiçe sayarak bayrağı en önde bunlar taşır hale gelmiş. Bu şartlarda elbette devlet en iyi patron olarak en gözde iş veren konumuna yükselmiş. Kapağı bir atan bir daha bu kapıyı bırakmaz hale gelmiş. Çünkü beterin beteri olan emekli maaşı ve asgari ücreti ortada.

Nihayetinde benim anladığım HAK kavramını yitirmiş insanımız, helal ve haramdan geldiğine bakmadan, sadece istiyor. Gelsin de, nasıl gelirse gelsin.

Peki bunu hak ettim mi? Bu gelire karşı devletime ne verdim? Aldığım maaş yaptığım işin karşılığı ve helal mi? Hadi daha ötesi bu kadro benim donanımım gereği benim hakkım mı? diye soran ve tefekkür eden kalmamış. Bütün bu şikayetlerimizi gelin bir ibret abidesi hikaye ile tamamlayalım…

Hak etmek ve hak dağıtmak ne imiş…!

Çanakkale Savaşları sırasında yaşanan bir olay bize bir ders verir mi acaba… Çanakkale'de siperlerin gerisinde en çok ihtiyaç duyulan şey ağrı kesici morfindi. Doktorlar cepheden taşınan yaralılara ağrı kesici bulmakta zorlanıyordu. Ellerindeki ağrı kesiciler yaralılara yetmeyeceği için yaşama ihtimali yüksek olan yaralılara ilaç verme kararı aldılar.

Doktorlar, duygusal karar vermemek için yaralıların yüzüne bakmadan iyileşme şansı yüksek olan yaralılara ağrı kesici yapıyordu. Yine o gün bir doktorun önüne bir asker getirilir, yaralı askeri inceleyen doktor, askerin iyileşemeyeceğini öngörür ve ona ağrı kesici yapmaz.

O sırada asker inleyerek "Baba!" der. Herkesin gözü doktora çevrilir. Yaralar içinde kıvranan asker doktorun öz oğludur. Doktor buna rağmen ağrı kesiciyi oğluna yapmaz. Birkaç saat sonra oğlu şehit olur.

Doktor oğlunun cansız bedenine sarılır ve gözyaşlarıyla "Affet oğlum, o senin hakkın değildi" der. İşte Çanakkale Savaşı'nı kazandığımız o tarihi anlardan biri de Doktor Tarık Nusret'in hakkı olmadığı için öz oğluna ağrı kesici yapmadığı o andır…” Çanakkale işte bu yüzden bir destandır. Sorunumuz şu ki; bu destanı yazanların ahlakından bize bugün miras ne kaldı?

İşte bu topraklar hakkı olmadığı için bir tek ağrı kesiciyi bile oğlundan esirgeyen o güzel insanlar tarafından vatan yapılmıştır. Ya bugün… hep isteyen hep şikayet eden ama kendi nefsine şu soruyu soran kim ve kaç kişi kaldı? İstiyorum ama bu benim hakkım mı? Veriyorum ama bu onun hakkı mı? Ya bu ahlakı inşa edeceğiz ya da Allah korusun helak olup gideceğiz…

Kalemin ve bilginin sahibi Cenab-ı Hakk’a hamd ile…

Memleket Gazetesi 

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri