Öğr. Gör. Osman Utkan

Yerli Malı Haftası

Yerli Malı Haftası

İlkokul yıllarında ikinci sınıfa gidiyordum. Yaşım yediydi. O günler yoksulluk ve fakirlik içerisinde geçen günlerdi bizim için. Babam hamallık yaparak geçim sağlamaya çalışıyordu. Sekiz kardeştik. Temel anlamda geçinebilirsek şükrediyorduk. Daha fazlasına gerek yoktu. Yani o yıllarda bizimki, içleri acıtan bir yoksulluktu.

Örneğin yeni elbise Ramazan Bayramı dışında alınmazdı. Elbiselerimizi üstümüzde paralanıncaya kadar giyinirdik. Eskiyecek olsa yama yapılırdı. Annem rahmetli elbisemi yıkadığı zaman giyecek başka elbise olmadığı için battaniyenin altında beklerdim. Annemde sobanın yanında elbiselerimi kısa bir sürede kuruturdu ve ben o elbiseyi tekrar giyerdim. O elbiselerle uyurduk, o elbiselerle okula giderdik ve o elbiselerle oyun oynardık.

O sene kışı bir kazakla geçirdiğimi hatırlarım.  Hatta bir gün çarşıya gittiğimde bir orta yaşlı adam benim paltosuz halimi görmüş, halime acımış ve bana sıkı sıkıya sarılmıştı. “Yavrum sen böyle üşümüyor musun?” diyerek paltom olup olmadığını sormuştu. Ben de “hayır amca ben hiç üşümüyorum” demiştim. Ama ellerim ayaklarım soğuktan buz kesmiş ve yüzüm kıpkırmızı haldeydi. Her ne kadar üşümediğimi söylesem de iliklerime kadar üşüyordum.

Aralık ayıydı. Okulda yerli malı haftası kutlanacaktı. Yerli malı deyince meyve, sebze ve kuruyemişten başka hiçbir şeyin akla gelmediği yıllardı. Ekonomide tarımın önemli olduğu toplumlarda üretilen ürünlerin öne çıkması doğaldır. Ama o tarım ürünlerimizin de marka olarak sunulamadığı yerli malı haftaları kutladık. Şimdilerde yeni yeni yerli malı deyince uluslararası markalarımızın olması gerektiğini düşünmeye başladık.

Yerli malı haftası kapsamında sınıfça yapılacak olan kutlamadan önceki gün öğretmen yerli malı haftasını kutlamak için herkesin evden meyveler ve kuruyemişler getirmesini istemişti. O gün eve geldiğimde anneme, yarın okula yerli malı haftası nedeniyle meyveler ve kuruyemişler götürmem gerektiğini söyledim. Annem de istenilen şeylerin olmadığını söyledi üzülerek. Kutlama günü okula gittim. Herkes çeşit çeşit meyveler ve kuruyemişler getirmişti. Elmalar, portakallar, armutlar, mandalinalar, fındıklar ve fıstıklar getirilmişti. Bütün öğrenciler toplanıp onlardan tadacaklardı. Öğretmen tek tek kontroller yapıp kimlerin neler getirdiğine bakıyordu. Herkese gülümseyerek “aferin” diyordu.

Ben o gün sınıfa elim boş gittim diye, yerin dibine batmıştım. Öğretmen beni görmesin diye sırada iki büklüm olmuştum. İçimden “Allah’ım ne olur öğretmen beni görmesin” diye dualar ediyordum durmadan.  Öğretmen benim sırama geldi ve benim önümde bir şey göremeyince “Sen neden bir şey getirmedin diye” sordu. “Evde hiçbir şey yoktu. Bir şeyler alacak paramız da yok” diyemedim utancımdan. “Öğretmenim evde unuttum” dedim geçiştirmek için. Allah var! Öğretmen “Tamam!” der diye bekledim.

Ama öyle olmadı. Öğretmen kararlı bir tavırla “Git getir o halde!” dedi. Hayallerim yıkılmıştı. Yoksulluğun kemik kıran acısını küçücük yüreğimde hissetmiştim o an. Çaresizce eve geldim. Annem neden geldiğimi sorunca, anneme öğretmenin beni eve yolladığını ve okula yerli malı haftası için bir şeyler götürmem gerektiğini söyledim.  Zavallı annem “Oğlum evde götüreceğin bir şey yok. Satın almak için de ben de para yok. İstersen bulgur, pirinç, mercimek, buğday var. Onlardan götür” dedi.  “Yerli malı haftasında tahıl gıdalar mı yiyecek öğrenciler?” diye düşündüm. Geldiğim gibi ellerim boş bir şekilde evden çıktım.

Okula gitmesem olmazdı. Çantam ve kitaplarım okuldaydı. Onları almak zorundaydım. Her türlü okula gidecektim. Biraz sokaklarda dolandım durdum. Sonra mecburen okula gittim.  Öğretmen yine hiçbir getirmediğimi görünce bana kızdı. “Neden bir şeyler getirmedin” diye sorunca boynum bükük ve mahcup bir edayla “öğretmenim evde bir şey yoktu” dedim.

Öğretmen “Nasıl bir şey getirmezsin” diyerek tokadı patlattı suratıma.  Bir tane tokada razıydım. Durmak bilmedi. Bir taraftan kulaklarımdan çekiyor diğer eliyle de yüzüme şamarları vuruyordu. Hani ağlamak istersin de ağlayamadığın zamanlar olur. İşte tam o anda o duyguyu yaşadım. Öyle dövdü ki beni ağlamama bile fırsat vermedi.

Sonra yüzüm gözüm kıpkırmızı bir şekilde yerime oturdum. O meyvelerden ve kuruyemişlerden bir tane bile tatmadım. Öylece oturdum. Zaten son dersti. “Zil çalsa da bu kâbustan kurtulsam” diyordum. Sessizce sıramda oturup o lanetli günün bitmesini bekledim.

Zil çaldı ve ben hızlı bir şekilde kendimi okulun dışına attım. Okul kapısından çıkar çıkmaz gözyaşlarım seller misali akmaya başladı. Gözyaşlarım sanki içerde, bir bendin önünde yığılmış da kapıdan dışarı çıkmamı bekliyormuş gibi. Eve koşarak giden ben, o gün duvarın dibinden yavaşça gözlerimi sile sile gittim. Yakamı ve önlüğümün düğmelerini çözerek sevinçle giden ben o gün hiçbir düğmeyi çözmedim.  Siyah önlüğümün kolları gözyaşlarımla ıslanmıştı.

Ağlamak erkek adama olur mu? Küçücük çocuk halimle dahi ağlamayı kendime konduramamıştım. Evdekiler beni ağlarken görmemeliydi. Eve girmeden önce sakinleşmeyi bekledim. Artık ağlamıyordum. Eve girdim cesaretimi toplayarak. Genelde eve girdiğimde çantamı bir tarafa, önlüğümü bir tarafa atar hemen dışarıya oyun oynamaya çıkardım.  O gün üstümü çıkarmadım. Çantamı atmadım. Evin hayatında çantam elimde merdivende oturdum. Ellerim başımda olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Hayatta merdiven basamağında “düşünen adam heykeli” gibi oturuyordum.

Ne beklersin böyle bir durumda? Annenin ya da babanın gelip seni teskin etmesini beklersin. Ama eski zaman işte “Öğretmenin vurduğu yerden gül biter” diye inanılırdı. “Eti senin kemiği bizim” denerek kurbanlık koyun gibi teslim edilmiştim. Ne kadar ağlamıyor olsam da, yüzüm ve kulaklarım yediğim dayaktan kıpkırmızıydı. Annem dayak yediğimi anlamıştı. “Ne oldu sana?” deyince tekrar başladım ağlamaya. Gözyaşları gözlerimden değil de sanki kalbimin derinliklerinden akıyordu. Oysaki ağlamayacaktım.

Empati kurmaya hepimizin, her zaman ihtiyacı var. “Kişinin kendisini başkasının yerine koyarak onun duygularını anlaması” durumuna empati deniliyor. Çocuklarla sürekli beraber olan öğretmenlerimizin daha fazla empati kurması gerekiyor galiba. Çocuklar, dünyaya diz boyundan bakan, günahsız cennet melekleridir. Onların dünyası tertemizdir. Çocukları anlamak ve ona göre davranmamız gerekir. Çocuklarla empati, onları gelecekte sağlıklı birey olmalarını ve güven içerisinde yaşamalarını beraberinde getirir. Bu gibi durumlarda güvercini ölen küçük çocuğa taziye ziyareti yapan yüce peygamberimizi hatırlarım. Ve onun namazda iken ağlayan çocukların sesini duyunca namazını kısa kestiğini bilirim. Sonra da “Çocukların annelerinden daha fazla ayrı kalmasına gönlüm razı gelmedi” sözünü hatırlarım.  

Kayseri, 14.12.2021

 

 

   

5 Yorum

Öz Kayseri evde

Öz Kayseri evde

14 Aralık 2021
Ben okudum çok beğendim gerçekten yaşadıklarımızın her şeyi yazmışsınız elerinize yüreğinize sağlık

Alifuat Tatlı

Alifuat Tatlı

14 Aralık 2021
Hocam o kadar güzel anlatmışki Siyah önlük Beyaz yaka Bi an o günleri yaşattı Ya bu gün Ve ne kadar şükrediyoruz

Deniz

Deniz

14 Aralık 2021
Kaleminize sağlık hocam.

Mrb

Mrb

15 Aralık 2021
Kaleminize kalbinize sağlık hocam. Bizi şimdiki neslin bilmediği çocukluk, yokluk yıllarına götürdünüz. Hikayelerinizin devamını bekleriz.

İbrahim celik

İbrahim celik

16 Aralık 2021
Çoğumuzun çocukluk yılları böyle geçti eline yüregine sağlık hocam selam dua ile

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri