Öğr. Gör. Osman Utkan

Kanlı Noel !

KANLI NOEL !

Her zaman olduğu gibi o gün üniformasını giyinmiş, görev yaptığıTürk Alayı’nda bulunan hastaneye gidecekti. O gün evden çıkarken eşi Mürüvvet ve üç çocuğuyla tek tek vedalaşmıştı. Hepsini kucaklayıp alınlarına, yüzlerine ve başlarına öpücükler kondurmuştu. “Hadi Allah’a ısmarladık” diyerek kapıda bekleyen askeri araca binmişti. Araba hareket ederken arabanın camından bakıp, kapıda bekleyen eşi ve çocuklarına el sallayarak uzaklaşmıştı. Çocukların birisi annelerinin kucağında diğer ikisi ise annelerine sarılmışlardı. Onlar da babalarına gülümseyerek el sallamışlardı.

Doktor binbaşının Kıbrıs’a tayin olmasından henüz dokuz ay geçmişti. Lefkoşa'nın Kumsal bölgesinde bir ev kiralamıştı. Atamadan on gün sonra ailesini de yanına getirmişti. Kiraladığı ev, Birleşmiş Milletler Karargâhı’na yakın bir yerde olduğu için Binbaşı İlhan, buranın ailesi için güvenli olacağını düşünmüştü.

Hali hazırda Kıbrıs’ta on yıllardın süregelen bir istikrarsızlık ve karmaşa vardı. Ancak o gün işler daha da karışmaya başlamıştı. Aralık ayında yılın en uzun geceleri yaşanırken, aynı zamanda o günler Kıbrıs Türkü için de derin acıların yaşandığı günlerdi. Aralık ayının sonlarıydı. Kıbrıs’taki EOKA terör örgütü militanları ve onların yanında yer alan Rumlar 21 Aralık 1963'te Kıbrıs Türklerine karşısilahlı saldırılar başlatmışlardı. Birçok yerden şehit ve yaralı haberleri geliyordu. Doktor İlhan’ın Türk Alayı’ında bulunan hastanenin başhekimi olması itibariyle işleri de oldukça yoğunlaşmıştı. Hastaneye çok sayıda yaralı geldiğinden dolayıçok yoğun bir şekilde çalışıyordu. Binbaşının eve dahi gidecek fırsatı olmuyordu.

Binbaşı İlhan, Kıbrıs’ta olan bitenleri işin merkezinde olduğu için hemen haberdar oluyordu.  Rumların Enosis ( Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması ) hedeflerini hayata geçirmek için katliamları başlattıkları haberleri geliyordu. Rumların “Akritas”adını verdikleri ve Türklerin Ada'dan yok edilmesini amaçlayan harekâtları başlamıştı. İlk olarak Lefkoşa'nın Tahtakale’de yaşayan Zeki Halil ve eşinin bir çevirme sırasında silahla vurulduğu ve şehit oldukları bilgisi gelmişti.

Diğer gün liseli gençlerimiz olanları protesto etmek için gösteri düzenlemişlerdi. Rum polisi çocukların üzerine kurşunlar yağdırmıştı. Binbaşı, yaralanan çocukları hastanede tedavi etmek için canhıraş bir mücadele vermişti. Gencecik, hayatın baharında olan çocukların ellerinden kayıp gittiğini görmüştü. Yaşanan acılar o kadar çoktu ki, sanki bir dikenli tel gibi Doktor İlhan’ın içini kanatıyordu.

Rumların bu ilk saldırılarında sadece Lefkoşa'da 92 Türk’ün öldürüldüğünü, 146 kişi ise yaralandığını biliyordu. Tablo çok vahimdi bir hekim açısından. Yaralıların biri geliyor biri gidiyordu. Hastanenin bu kadar yaralıya bakması çok zordu. Ama gelin görün ki yapacak bir şey de yoktu. Yaralı ve şehitlerle ilgilenmekten günlerdir sakal tıraş olamamış uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönmüştü.

Rum terör örgütü EOKA'cı militanlar ilk büyük katliamını, Lefkoşa'da bulunan Ayvasıl Köyü’ndeki Kıbrıs Türklerine karşı 23 Aralık 1963'te gerçekleştirmişti. Bu köyde esir alınan 21 Kıbrıs Türk, elleri arkadan bağlandıktan sonra katledilmiş ve toplu toplu olarak bir mezara gömülmüştü. Kadın, çocuk, yaşlı genç demeden savunmasız insanları hunharca katletmişlerdi. Haftalar sonra şehitlerin toplu mezarlarına ulaşılacaktı. 

Yüzlerce Rum çeteci, 24 Aralık günü Binbaşı Nihat İlhan'ın eşi ve üç çocuğunun bulunduğu evin olduğu semte gelmişlerdi. Rastgele ateşediyorlar, küfürler ediyorlar ve naralar savuruyorlardı. Binbaşı daha önce eşine, olası silahla tacizlere karşı penceresi küçük olduğu için banyoya girmelerinin daha iyi olacağını söylemişti. Genelde taciz ateşleri yapıp gittikleri için binbaşının eşi ve çocukları hemen daha güvenli olduklarını düşündükleri banyoya geçmişlerdi. Mürüvvet hanım kendiyle beraber küçücük çocuklarıyla beraber küvetin içerisine girip üstlerini de battaniyeyle kapatmışlardı.

Akşam saatleriydi. Anneleri çocukların yataklarını daha sermemişti. Evde ev sahibinin eşi ve kızıda misafirdi. Rum çeteleri kapıya ateş ederek sonrasında kapıyı kırıp içeri girmişlerdi. İlk anda misafirlere ateş etmişler sonrasında da banyodan seslerin geldiğini duyan Rum militanlar banyoya yönelmişti. Banyoda bulunan birbirine sıkı sıkıya sarılmış olan doktorun eşine ve çocuklarına yüzlerce kurşun sıktılar. Her yer kan gölüne dönmüştü. Vahşi Rum çeteleri daha birisi kundakta olan diğerleri altı ve dört yaşındaki çocuklara ve savunmasız kadınlara hiç acımamışlardı. Mürüvvet hanım ve üç küçük çocuğu vahşice katledilmişlerdi.

Bu vahşi katliamdan 3 gün geçmişti. Binbaşı Nihat hastanede gece gündüz demeden çalışıyordu. Ona ailesinin başına gelenler daha söylenmemişti. Ta ki eve süt götüren çoban hastaneye gelinceye kadar binbaşının hiçbir şeyden haberi yoktu. Çobanı gören Doktor İlhan, “Bizim çocukların sütünü, peynirini eksik etmiyorsun değil mi?”diye sormuştu. Bu soru karşısında çobanın yüzü bembeyaz, kireç gibi kesilir. Çoban gözyaşları içinde “Komutanım onlar artık ne süt içebilir ne de peynir yiyebilirler. Onlar Allah’ına kavuştu”der.

Önce inanmadı binbaşı söylenenlere. Ya da inanmak istemedi. Olur ya belki yanlışbir bilgidir, diye ümit etmek istedi. Hemen telefonla alay komutanını arayarak içinden “İnşallah öyle bir şey yoktur” diye de ağlayarak dua etmişti. Komutan “Yok öyle bir şey!” demişti ancak doktorun bağrına bir kere ateş düşmüştü. Sonrasında alay komutanı onun yanına gelmişti. Binbaşı kendisini eve götürmelerini istedi. Ancak bunu yapmayacaklarını, yapamayacaklarını söylediler. O gün ve sonraki günler katliamın gerçekleştiği eve gitmedi. Gidemedi…

Askeri araçla mahallesinden geçmesine rağmen söz verdiği için evine gitmemişti. Doğruca elçiliğe gittiler. Elçilikte onu arkadaşı Hakim Süleyman Alan karşılamıştı. Günlerdir çalıştığından sakalları uzamış, üstübaşı toz toprak içindeydi. Elçiyle görüşmeden önce “Kendime çeki düzen vereyim” diyerek banyo yapmış ve sakallarını kesmişti.  Elçi beyin kendisiyle görüşmek için beklediğini binbaşıya ilettiler. Elçi Bey soğukkanlı bir şekilde durumu anlatmaya çalışsa da bunu çok başaramadı. Çocuklarının ve eşinin katledildiğini doktora söyledi. Doktor, boynunu bükerek “Vatan sağolsun”dedi.

“Ateş düştüğü yeri yakarmış” derler. Yavruları daha küçücüktü. Okula bile başlamamışlardı. Onları doyasıya sevememişti bile. Katledişlerinin üstünden üç gün geçmişti. Ve çocuklarını eşini sekiz gündür görmemişti. Onlar çoktan cennet melekleri olmuşlardı bile. Tarif edilemeyen acılar yaşıyordu. “Ben ölseydim onların yerinde!” diye düşündü.  Ağladı…Ağladı…Ağladı…

Babası ölene yetim, anası ölene öksüz derlermiş. Ya evladı ölene ne denir?  Bir şey denememiş. Çünkü o acıyı tarif edecek ne bir kelam ne de sözcük bulunamamış. Bir dağın yıkıldığı gibi yıkılmıştı doktor. İçindeki yangın öyle çoktu ki hiçbir şey onu söndüremezdi artık.

İş böyle iken, bu esnada elçiliğe Rum olan gebe bir kadın ve kocasını getirdiler. Bizimkiler esir almıştı onları. Binbaşı İlhan’a tabancayı vererek “Vur bu ikisini! Belki için soğur”dediler. Kadın korkudan tir tir titriyordu. Öyle korkmuştu ki doğum suları akmaya başlamıştı. Binbaşı “Hayır öyle bir şey olamaz. Bu kadını derhal hastaneye götürün. Ben bir hekimim, bir Müslümanım, haksız yere kimseyi öldüremem”demiştir.

Ankara’dan özel olarak gönderilen uçakla naaşlar alınmıştı. İlk anda uçak Ankara’ya gidecekti. Ancak olayın duyulması üzerine havalimanında müthiş bir izdiham olduğu için uçak, binbaşının memleketi olan Elazığ’a iniş yapar.  Doktorun kardeşleri, sevenleri ve binlerce hemşerisi hava alanına gelerek onları karşılamışlardı.

Yıkamak için içeriye girdiğinde çocuklarını ilk defa orada görme fırsatını yakalamıştı. Gözyaşları çocukların çıplak bedenine damlıyordu. Sarıldı hepsine sıkı sıkı. Defalarca öptü alınlarından, yüzlerinden ve ellerinden. Okşadı saçlarını, onları incitmeden. Kokladı son kez yavrularını uzun uzun. Mis gibi kokuyorlardı. Cennet melekleriydi onlar. Cennetten kokular vardı üstlerinde.

Doktor Binbaşı Nihat İlhan, çocuklarının okula gittiğini görmedi. Diplomalar aldıklarını göremedi. Çocuklarının büyüdüğünü göremedi. Onların ergenliklerini ve babalarıyla didişmelerini göremedi. İşgüç sahibi olduklarını göremedi. Mürüvvetlerini ve mutluluklarını göremedi. Oysaki bütün bunları ne kadar çok görmek isterdi. Onların hasreti asla bitmeyecekti. Ve onların binbaşının gönlünde bıraktığı boşluk da asla dolmayacaktı. Tıpkı kapanmak bilmeyen bir yara gibi sızlayıp duracaktı.

NOT: Hristiyanların kutsal bayramı olan Noel haftasında insanlık için utanç niteliğinde olan bir katliam yaşanmıştı. Hristiyanlar o günlerde evlerinde sonsuzluk ağacını temsilen çam ağaçlarını süslemişlerken; Müslüman evlerini de kana boyamışlardı. Kendileri hindiden ziyafetler çekerken, Müslüman Türk’e da kan kusturmuşlardı. 21 Aralık ve 24 Aralık 1963 tarihleri arasında yani Noel haftasına denk gelen günlerde 364 insanımız Rum çeteleri tarafından hunharca katledilmiş ve binlerce soydaşımız yaralanmıştır. Ruhları şad olsun.

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri