Mustafa Dündar

Kalem Yahut Defter Olmak

KALEM YAHUT DEFTER OLMAK

  Yazmak, insanı rahatlatan bir eylem. Yazmak bir iç döküş. Konuşmaktan on kat daha iyi olduğuna eminim fakat yazmanın da kendine göre zorlukları var. Bazen onlarca yazı konusu birikmiş olur fakat insan nereden ve nasıl başlayacağını bilemez. Yazarın o anda çektiği sancıyı yazanlardan başkası anlayamaz… Doğum sancısı gibidir. Ortaya bir eser çıkacak fakat henüz okuyucu ile buluşmaya hazır olmadığı için bir türlü kalemden kağıda göç edemiyordur.

  Yazmak, insanı geliştiren bir eylem. Kişi, yazdıkça okuması gerektiğini, okudukça daha fazla okuması gerektiğini fark ediyor. Yazdıkça ufkunun genişlediğine, dilinin kuvvetlendiğine ve kaleminin güçlendiğine şahit oluyor.

  Yazmalı insan… Gününün nasıl geçtiğini, derdini, sevincini, hüznünü, kederini, düşüncelerini, eleştirilerini kaleminden mürekkep mürekkep kusmalı. Yazmadan olur mu hiç? Ağlamadan olmayacağı gibi…

  Yazmak, anlamak demektir. Yazan insan, insanların halinden anlar. Kendini onların yerine koyabilir. Yaşadıklarından ders çıkarır, hatalarının farkına varır. Bir hikâye yazarını düşünelim. Saatlerce oltasının başında beklemesine rağmen hiç balık tutamamış bir balıkçıdan bahsetsin. Kendini balıkçının yerine koymadan, onun ne yaşadığını hissetmeden, balıkçı ile aynı derdi paylaşmadan, aynı anda gözyaşı dökmeden o hikâyeyi yazabilir mi? Günlük yazan bir kişi, günün hesabını defterine verirken olan bitene üçüncü göz olarak baktığında yaptığı hataların farkına varmaz mı? Ya da gün içerisinde yaptığı yargısız infazların, haksız yere verdiği idam cezalarının azabını çekmez mi?

  Yazmak, sakinleştirir insanı. Karşısında kendini yargılayacak kimse yoktur yazarın. En mahrem duygularını bile dökebilir kâğıda. Halbuki insanlarla dertleşse öyle mi? Kimse, kimsenin ne yaşadığını önemsemiyor. Dertlerini anlatırken, fikrini beyan ederken bir anda kalemini kırıveriyor muhatabı. Diğer arkadaşlarından da bir cellat, bir imam tayin ediyor ve darağacında sallandırıyor derdini ya da düşüncelerini anlatan insanı...

  Ben, bugüne kadar ne kalemimin ne de defterimin bir günden bir güne beni yargıladıklarını görmedim. Her zaman sakince, anlamaya çalışarak dinlediler. Bazen defterimin canından can kopardım, bazen kalemimle muhtelif yerlerini yaraladım, bazen onu kaldırıp bir köşeye fırlattım, ama bir günden bir güne defterim bana hesap sormadı, kin gütmedi. Hep alttan aldı, dinledi beni. Belki anlam veremiyordu söylediklerime ya da haksız olduğumu düşünüyordu ama dinliyordu. Zamana bırakıyordu. İçimi dökmeme izin veriyordu. Belki de hatalarımı kendim fark edeyim istiyordu. Öyle de oluyordu… Çoğu zaman şöyle bir dönüp baktığımda ne kadar haksız olduğumu fark ediyordum. O an defterim tebessüm ediyor ve “senin öyle bir insan olmadığını çok iyi biliyorum, elbet bir gün farkına varacaktın” diyordu.

  Kalemim mesela, hiç kırılmadı bana. Çevremdekiler bir kez, yalnızca bir kez, tebessüm etmedim diye günlerce konuşmadılar benimle. Kalemim öyle mi? Onca eziyeti yapmama rağmen sesini bile çıkarmadı bana. Sabahın erken saatlerinde yahut uykunun en tatlı yerinde uyandırırım kalemimi. Hiç söylenmez bana, hemen uyanıverir. Bazen çok yorgun olacak ki biraz silkelemem gerekir uyanması için ama yine de sesini çıkarmaz hiç…

  Bir kalem yahut defter gibi olmalı insan. Olamıyorsa şayet dinlememeli kimseyi. Unutmamalı! Derdini anlatan, içini döken insanın dinlenilmeye ihtiyacı vardır, yargılanmaya değil! Dert yarıştırmaya hiç ihtiyacı yoktur. Ne kalemim ne de defterim ben derdimi anlatırken “seninki de bir şey mi, biz neler çektik be Mustafa” demediler. Dememek lazım. Dinlemek, anlamaya çalışmak lazım… İnsanların yanlışlarını, hatalarını yüzüne vurmak ya da anlattıklarından dolayı insanları yargılamak kolay, biz zor olana talip olmalıyız. İnsanları dinlemeli ve anlamaya çalışmalıyız…

Vesselam.

1 Yorum

Sadiz

Sadiz

21 Temmuz 2021
Tebrikler yazmanın güzelliği çok güzel orneklenmis

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri