ERDAL ERGENÇ

İyilik Öncüleri (Habeşistan) -2-

İYİLİK ÖNCÜLERİ (HABEŞİSTAN) 2

Nerede kalmıştık…

Kral Necaşi ve Bilali Habeşiden sonra çok sular akmış köprünün altından…

Ancak garipsemeyeceğinizi düşündüğüm bir takım olaylar dizisi ile son yüzyılda tekrar gündeme gelmiş Etiyopya. 1. ve 2. dünya savaşları sonrasında Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetinin Afrika coğrafyasının üstünden çekilmesini fırsat bilen İngiliz, Fıransız, İtalyan ve Amerikan istihbaratları bu topraklarda kan ve gözyaşı dökmek üzere harekete geçmişler.

Önce kardeşler arasına dünyalık menfaatleri sokarak, birbirlerinden nefret edip uzaklaşmalarına, sonrada “senin hakkın, benim hakkım” kavgasına iterek, kardeşlerin birbirinin kanını dökmesine sebep olmuşlar… Bu ifsad yöntemini birebir Etiyopya da, Somali’de Kenya’da ve diğer Afrika ülkelerinde uyguladıklarını biliyoruz. Zaten eğitimsizliğin ve dünyanın gündeminden uzak olan Afrikalı Müslümanlar, Hristiyanların onları insanlıktan çıkarmasına, kullanmasına, sömürmesine ve öldürmesine engel olamadılar.

Özellikle 2. Dünya savaşından sonra İtalyan’ların ilgi alanına giren Etiyopya, 1974 den sonra sosyalist bir yönetim rejimini kabul etmiş ve 1990 lı yıllara kadar sosyalist rejim ile yönetilmeye devam edilmiş. Bu sıralarda Somalili kardeşleri ile yaptıkları savaşta Küba lideri Fidel Kastro, Somali’ye karşı Etiyopya’ya hem askeri hem de ekonomik yardımlarda bulunmuş. Hatta bu nedenle Etiyopya hükümeti kocaman bir anıt dikmiş Başkentin ortasına. Düşünsenize, Küba nerede, Etiyopya nerede? Coğrafi, etnik, tarihsel ve dahi inanış yapısı bakımından bile kendisine uzak olan bir devlete neden askeri yardımda bulunsun Küba? Sonradan da ortaya çıktığı gibi çok karanlık, insanlık dışı amaçlar edinmişler. İtalyanlar, Kübalılar ve birçok Avrupa ülkesi Afrika kıtasının yer altı ve yer üstü her nevi zenginliklerini hortumlayıp kendi ülkelerine taşımışlar.

Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa rakımının yüksek olması nedeni ile hemen her mevsim 20 derecelik sıcaklıkta, dağlarının, derelerinin, ovalarının her zaman yeşil kaldığı muhteşem güzellikte bir başkent. Müslümanlar onurlarını korumak ve kimseye muhtaç olmadan yaşamak için çok gayretkeşler. Çalışkan, sabırlı ve her zaman gülen yüzlerinde samimiyeti görmek hiç zor değil. Ancak yüz yıla yakındır tüm Afrika’da olduğu gibi Etiyopya’da da yaşanan insafsız mezalim, insanları sindirmiş, ayrıştırmış, fakirleştirmiş ve birbirlerine yabancılaştırmış.

Ne kadar anlatabilirim bilmiyorum. Çünkü gözün gördüğünü, o andaki her çeşit ileti ile birlikte değerlendiren beyin, zihninizde bir iz oluşturuyor. Bu iz, duygularınızı biçimlendiriyor ve nihayetinde davranışlarınız oluşuyor. İşte bu süreç o kadar kısa anlar ki, bu nedenle anlatması ya da anlaşılması çok güç oluyor. Güç olmasına rağmen deneyeceğim…

Müşfik, eli açık, paylaşmayı seven bazı kardeşlerimiz, Etiyopya’ya gideceğimi öğrendiklerinde ufak tefek demeden, Etiyopya’daki kardeşlerine ulaştırılmak üzere bir miktar para verdiler. Biz ekip olarak bu paraları birleştirdik ve mihmandarımıza Etiyopya’nın ulusal parası olan Bırr’a dönüştürmesini istedik. Arefe günü sabahın erken saatlerinde Başkentten ayrılıp Müslümanların yaşadığı ve aynı zamanda ihtiyaç sahibi oldukları bir mahalleye gittik. Yeşil ve mavi her zaman yanımızda yöremizde salınıp durdular yol boyunca. Mahalleye vardığımızda bizi Hannan Mahmud isimli bir hanımefendi karşıladı. Bir dernek kurmuş, inanç dil ve etnik köken ayırmadan çevresinde ekmeğe muhtaç olan insanlara onbir aydır her gün iki öğün yemek veriyormuş. İsteğimiz, hasta, yaşlı, yetim ve ihtiyaç sahibi “ev”lere götürüp, emanetleri kendi ellerimizle onlara vermekti. Yarı İngilizce, yarı vücut dili ile anlatmaya çalıştığımız talebimizi anladı ve bizi o “ev”lerden birine götürdü. “Ev” diyorsam (şimdi hayal edin) yüksekliği 170 cm, eni 250 cm ve boyu 300 cm olan, bizim çatılarımıza, evimizin içine su akmasın diye sıraladığımız çatı saclarından duvarları ve kapısında, artık birbirini tutacak dermanı kalmayan iplerin belki de kir ve pasaktan dolayı sökülüp dağılmayan, hasbelkader asılı duran, bir bez parçası düşünün. Hannan Hanımefendi durumu bildiği için kenara çekildi ve kendi dillerinde “ev”in müsait olup olmadığını sordu. İçeri girmek için izin aldık ve o birbirinden ayrılıp, parçalanmak için bahane arayan bez parçasını yavaşça aralayarak içeri girmeye davrandım. Aman Allah’ım, içeride yanmış odun dumanının oluşturduğu sis, ağır bir is kokusu arasında muhatabımı ararken, öylece “ev”in kenarına kıvrılmış miskince yatmakta olan bir amca alelacele toparlanıp yanımdan dışarı çıkıverdi. Bambulardan yapılan ve üzerine bir battaniye serilerek oluşturulan yatakta, uzanmış ancak oturmak için hareketlenen bir teyzeyi gördüm sonra… düşünsenize fotoğraf çekmek için bile arkadaşım içeriye girememişti “ev”in darlığından. Teyzenin omzuna dokundum ve kalkmasına gerek olmadığını işaret ettim. Ben ona kalkmamasını ve rahatını (nasıl bir rahatsa) bozmamasını anlatmaya çalışırken onun ağzından, Allah, Muhammed, amin gibi kelimeler çıkıyordu. Soğuk kanlılığımı korumalıydım. Boğazıma biriken düğümü güçlükle yutkundum. Utana sıkıla zarfı derisi kemiklerine yapışmış, içi açık ten rengi, üstü ise simsiyah bir ele bıraktım. Allah’a emanet ederek o elin sahibini, kendimi dışarı attım. Çünkü şimdi bile hayretler içinde kaldığım bir ortamda nasıl hayatta kaldıklarını anlayamıyorum. 

 Mahalleyi oluşturan evlerden bir enstantane anlattım. O havayı teneffüs edebildiniz mi bilmiyorum ama Türkiye’de, cennetin orta yerinde yaşadığımızı, villalarımızı, lüks evlerimizi, hayatımızı kolaylaştıran her türlü ev aletlerini, binlerce lirayı gözümüzü kırpmadan harcadığımız süs eşyalarını, üzerine oturmaya kıyamadığımız oturma, salon ve yemek odası mobilyalarını birde lüks araçlarımızı hatırlayınca ne kadar az şükrettiğimizi ve ne kadar doyumsuz olduğumuzu anlatabilmiş olmayı diliyorum.

Bizler fakiriz diyoruz ya, açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca insandan bahsediyoruz ya, kirasını ödemekte güçlük çeken binlerce insan var deyip vaveyla çıkarıyoruz ya kardeşlerim; onlar bizimle aynı çağın insanları olarak, yiyecek ekmek bulamıyorlar. Açlık sınırı diye bir kavramları yok, çünkü neredeyse tüm işçiler 50 dolar ve altında aylıklarla çalışıyorlar. Kira ödeme derdi yok onlar için, çünkü “ev”leri yok. Derme çatma nereyi sahipsiz gördülerse oraya baraka yapıp yaşamaya çalışıyorlar. Evlerinde elektirik, yok, oturma grupları yok, ayakkabıları yok, elbiseleri yok. Hırsları yok, rakipleri yok, paraları yok. Peki ne mi var? Ben orada hep sömürülmekten sararmış gözlerin içinde huzuru gördüm, Müslüman kardeşlerinin kendilerini ziyarete gelmelerinden ötürü sevincin ışıltısını gördüm.

Anlatacak o kadar çok şey var ki… belki biraz sonra.. kalın sağlıcakla.

 

                                                                                                                            Erdal ERGENÇ

                                                                                                                               13-08-2020

                                                                                                                                                   KAYSERİ

1 Yorum

Burcu

Burcu

14 Ağustos 2020
Allah razı olsun 🌿🕊️🌿

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri