Kayserianahaber

KUDÜS GÜNLÜKLERİ -XI-

MUSTAFA KÜÇÜKTEPE21 Nisan 202600:3815
KUDÜS GÜNLÜKLERİ -XI-

KUDÜS GÜNLÜKLERİ -XI-

 

                                                                                                             Mustafa KÜÇÜKTEPE

 

Rabia El-Adeviyye

 

Basra’nın sabahları, kumların üzerinden yükselen ince bir ışıkla başlardı. O ışık, her şeyi yavaşça sarar, sonra bir noktada sessizce dururdu; tıpkı Rabia’nın kalbine dolan o sonsuz ilahî sevgi gibi. Rabia, insanın Allah'ı sadece korkudan değil, sadece cenneti umarak değil; yalnızca O’nun sevgisi için sevmesi gerektiğini söylediğinde, yeryüzünde yeni bir ses yankılandı. Bu ses, ateşle yazılmış bir duaydı; aşkın en saf, en yakıcı hâliydi.

Rabiatü’l-Adeviyye, dünya denilen bu ince aynada yansıyan her şeyi terk etti. Ne malın ne makamın ne de insanların övgüsünün anlamı kaldı onun için. Bir gün bir meşaleyi ve bir su kabını eline alıp Basra sokaklarında yürüdü. Meşale ile cenneti yakacağını, suyla cehennemi söndüreceğini söyledi. Çünkü insanlar cennetin umuduyla, cehennemin korkusuyla değil, sadece Allah aşkıyla ibadet etmeliydi.

Kudüs’te  Zeytin Dağ’nda yürürken önemli bir şahsiyet olan Râbia el-Adeviyye’ nin kabrine uğruyoruz. Rehberimiz buranın makam olduğunu ama ziyaret edilen kişinin manevi derecesi yüksekse O,  o anda orada olur misafirlerini kabul eder” diyor. Merdivenlerle kabre iniliyor. İçeriye güzel bir koku yayılmış olduğu inerken hemen hissediliyor. Râbia el-Adeviyye, 700’lü yılların başında  Basra’da doğmuş. Kays b. Adî kabilesinin âzatlı kölesi olduğundan Adeviyye veya Kaysiyye nisbeleriyle anılmıştır.

Hakkında en ayrıntılı bilgiyi ve menkıbeleri aktaran Ferîdüddin Attâr’a göre Râbia el-Adeviyye küçük yaşlarda yetim kalır. Basra’daki kıtlık sebebiyle kız kardeşlerinin dağılmasının ardından tek başına hayat sürmeye başlar. Bu esnada zalim bir kişi tarafından 6 akçe karşılığında köle olarak satın alınır. Gündüzleri ağır işlerde çalıştırılan Râbia geceleri kendisini ibadete verir. Bir gece ibadet ederken efendisi başındaki ışığın bütün odayı aydınlattığını görünce korkup onu âzat eder. Râbia hürriyetine kavuşunca hacca gitmeye karar verir. Onun dünyadan uzaklaşıp zühde yönelmesinin ilk işaretleri hacca giderken çölde karşılaştığı olaylarda ortaya çıkmaktadır. Rivayete göre yükünü taşıması için yanına aldığı eşeği çölde telef olunca kervandakiler yükünü taşımak istemişler, fakat Râbia Allah’ın yarattıklarına değil O’na güvendiğini söyleyerek bu isteği reddeder. Onun dünyanın sahibi Allah’a teveccüh etmesi daha sonraları Hallâc’da görüleceği şekilde Kâbe’ye bakışında da yansımasını bulmaktadır. Menkıbeye göre Mekke yolunda Kâbe’nin kendisini karşılamaya geldiğini görür ve, “Ben bu evi ne yapayım? Bana bu evin sahibi gerek. O bana, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım’ diye seslenmiştir” der. Râbia el-Adeviyye’nin dünyevî olan her şeyi terkedip zühde yönelmesi ilk zâhid sûfîlerde yaygın olan ortak bir tavırdır. Râbia’yı diğer sûfîlerden ayıran husus onun zühd anlayışını ilâhî aşk fikriyle tamamlamasıdır.

Ferîdüddin Attâr’ın Râbia’yı “Hz. Meryem’in nâibi” şeklinde tanıtması ve Râbia’nın zühdü tercih edip bekâr bir hayat yaşaması, Avrupalı yazarlara onu Pelagia, Avilalı Teresa gibi Hıristiyan azizeleriyle karşılaştırmasına yol açmıştır. Çağdaş Arap müelliflerden Abdurrahman Bedevî, Râbia’nın Hıristiyan mistiklerden etkilendiğini ileri sürerken Abdülmün‘im el-Hifnî bu görüşü eleştirerek İslâm’da ve Hıristiyanlık’taki aşk anlayışının tamamıyla farklı olduğunu, Râbia’nın vahdet-i vücûd temelli ilâhî aşk anlayışını benimsediğini vurgulamıştır (el-ʿÂbidetü’l-ḫâşiʿâ, s. 86-96).

Râbia el-Adeviyye ilâhî aşk konusunda şöyle münâcâtta bulunur: “Ey rabbim! Seni iki sevgi ile severim. Sevginin biri benim aşk ve iştiyakımdan, diğeri senin sevilmeye lâyık olduğundandır. Benim aşk ve iştiyakımdan gelen sevgim senden başkasını bırakıp sadece senin zikrinle meşgul olmayı, senin sevilmeye lâyık olmandan gelen sevgim de bana müşahede mertebesini ihsan buyurmuş olmandır. Şu halde hamd ve şükran ne bana mahsustur ne de övülmüş olma ciheti bana aittir. Her iki yönden de şükür ve hamd sana mahsustur.” Râbia’ya göre birinci aşk olan hevâ sevgisi mümkün olmakla birlikte bir eksikliği içerir. Zira kulun Hakk’ın dışındaki şeylerin kaygısıyla veya herhangi bir menfaat ümidiyle Hakk’ı sevmesi gerçek ilâhî aşk değildir. Gerçek aşk Allah’a aittir (el-hubbü lillâh). Allah kulu sevmedikçe kulun Allah’ı sevmesi mümkün değildir. Bu sevgide herhangi bir ikilik veya menfaat kaygısı yoktur. Râbia’nın ilâhî aşk anlayışının ibadete bakışında da yansımasını bulduğu görülmektedir. “Allah’a ne cehennem korkusu ne de cennet sevgisiyle ibadette bulunurum. Eğer korkudan dolayı amel işlersem kendimi kötü bir ücretli sayarım. Ben O’na aşk ve şevkimden dolayı ibadet ederim” sözü bu bakımdan önemlidir. Bir münâcâtında da şöyle demektedir: “İlâhî! Eğer ben sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennem ateşinde yak! Eğer cennet ümidiyle sana kullukta bulunuyorsam beni ondan mahrum et! Eğer sana olan sevgimden dolayı sana ibadet ediyorsam o zaman senin ezelî cemâlinden beni mahrum etme!”

Râbia el-Adeviyye Batı’da üzerinde çalışma yapılan ilk kadın sûfîdir. Julian Baldick’e göre sûfî tabakat kitaplarında anlatılan Râbia portresi ilk dönem Hıristiyan azizlerine dair menkıbelerden uyarlanarak oluşturulmuş, Râbia’nın tarihsel kimliği efsanelerle örülü bir şekle büründürülmüştür. (https://islamansiklopedisi.org.tr/rabia-el-adeviyye)

Râbia el-Adeviyye’nin hânesine hırsız girmiş. Beklemiş Râbia'nın uyumasını. İbâdet etmiş etmiş, sonra biraz yatmış. Beşeriyyet hâli, yatmış, uyumuş. Hırsız işe koyulmuş, yükde hafîf, pahada ağır olan şeyi almış çıkacak. Fakat kapı duvar olmuş. Kapı yok, kapı olmuş duvar! Aldığını koyuyor, duvar kapı oluyor, kapı açılıyor. Hırsız alıyor çalmak için gene kapı duvar oluyor. Gene koyuyor, gene kapı açılıyor. Gene alıyor, gene duvar oluyor. Sonra hırsız şöyle bir ses duyuyor: "Seven uyuyorsa da sevilen uyumuyor!"  

Şimdi onun mezarına doğru yürürken, toprağın altındaki sessizliğe eğil. Çünkü o sessizlik, bir çağrıdır. Rüzgâr onun duasını hâlâ taşır: “Ey Rabbim, eğer sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni orada yak, eğer cennet umuduyla ibadet ediyorsam beni ondan mahrum bırak; ama eğer sadece Senin aşkınla ibadet ediyorsam, o aşkınla bana rahmet eyle.”

Bu sözlerin yankısı, her çağın kalbinde sürer. Rabia’nın mezarı bir taş değil, bir ateş gibidir; yaklaşan yanar, ama o yanış arındırır. Ve belki o anda anlarsın; aşk, ne gökyüzündedir ne de yeryüzünde. Aşk, Rabia’nın kalbinde yanan o ilahî kıvılcımdır. Ve o kıvılcım,  seni de beni de çağırmaktadır.

Bu haberi paylaş

Habere Tepki Ver (0)

Yorumlar

Yorum Yaz

WhatsApp İhbar